|  
  |  
Rss
  |  
Nisan 23, 2014
 
 
 
 
 
 

Susurluk neyi örttü?

05 Kasım 2010, Cuma / MUHSİN ÖZTÜRK ,
Write Comment 0 Add to Google
Aradan çok zaman geçti... Yeni bilgiler ve devlette odaklanan çetelerin farklı kimlikleri, Susurluk fenomenini yeniden anlamlandırma gereğini doğuruyor. 90’lı yılların gerçek büyük günahkârları, Susurluk’tan hüküm giyen birkaç polis olamaz değil mi? 
 

 

 

3 Kasım 1996’da Susurluk sınırları içinde bir Mercedes’in kamyonun altına girmesi sonrasında ortaya çıkan manzaranın yalın bir dili vardı. Sosyal demokrat ve Alevi bir polis şefi, mafya işlerine bulaşmış bir eski ülkücü, bir kadın ve Güneydoğulu bir siyasetçi, o Mercedes’teydi. Siyasetçi dışında hepsi öldü. Fotoğraf vahimdi; devlet-mafya-siyaset denilen çürüme ve kirlilik herhâlde bu olmalıydı! Araçtakiler, yarım saat sonra bütün televizyon ve gazetelere sahte ve gerçek kimlikleri ile birlikte haber edildi. Daha mürekkebi bile kurumamış MİT raporunda adı geçen kişiler ve yapı, artık herkesçe biliniyordu ya da bilinmeliydi. Ölen Mehmet Özbay sahte isimli kişinin Abdullah Çatlı olduğu özellikle duyurulmuş, DYP Milletvekili Sedat Bucak’ın yaralı kurtulduğu kazada Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ ve Çatlı’nın sevgilisi ölmüştü. “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemi, bir kaza sonucu çıkmış olan kirli ilişkiler ağının soruşturulması, çetelerin üzerine gidilmesi adına çok önemli bir sivil toplum hareketi olarak kendini göstermişti. Işıklar yanıp sönüyor, toplum Susurluk’ta ortaya çıkan fotoğrafla ilgili duyarlılığını gösteriyordu. Adalet Bakanı Mehmet Ağar istifa etti ya da etmek zorunda kaldı. Meclis’te Susurluk Araştırma Komisyonu kuruldu. Mahkemeler açıldı.

Türkiye, derin devlet gerçeğiyle ilk defa Susurluk sonrasında bu denli üzleşmişti. Toplumdaki devletle ilişkili derin yapıların arınması beklentisine denk gelmişti. Polisiye hikâye kıvamında izlenen cinayet soruşturmaları hem büyük hayretler içinde okunuyor hem de bir dönemin muhasebesi yapılıyordu. Ömer Lütfi Topal, Behçet Cantürk, Cem Ersever ve Tarık Ümit cinayetleri, Mehmet Ali Yaprak’ın kaçırılması, Çatlı’nın 12 Eylül öncesi ve ASALA yılları, Mehmet Eymür, Mehmet Ağar ve Veli Küçük’ün etki alanları, hâlen yaşayıp yaşamadığını tartışılan Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın esrarlı hikâyesi… Meclis’te Susurluk Araştırma Komisyonu kurulmuş ve o zor dönemde bir rapor yazılabilmişti. Asker zoruyla devrilen Refah-Yol’dan sonra hükümete gelen Mesut Yılmaz Susurluk’u çözme vaadiyle gelmiş, Kutlu Savaş bir rapor hazırlatmıştı. Mesut Yılmaz ve Kutlu Savaş, bilgi vermeye yanaşmayan MİT’e görülmedik bir şekilde baskın gerçekleştirmişti. Sabık başbakan Erbakan’ın “Devlet konunun üstündedir, dört koldan incelenmektedir.” dediği böyle bir şey olmalıydı herhâlde. Daha ne olabilirdi ki!

Türkiye’nin terörle mücadele kapsamında en karanlık yıllarını yaşadığı 90’lar, kendini hukukun üstünde gören, adam öldürmeyi bir ‘iş’ edinen devlet görevlilerine ilişkin ilk kez gündemimize gelmiyordu. Faili Meçhul Araştırma Komisyonu raporu çıkmıştı çıkmasına ama ne Meclis’e gelmiş ne de kamuoyuna mal olmuştu. O raporda açıkça Batman’da jandarmaya ait tesislerde Hizbullah mensuplarına eğitim verildiği ifade edilmiş ama Türkiye’de hiçbir makam bu işin üstüne gitmemişti. Susurluk’ta bütün ‘devlet mekanizmaları’ çalışmış, büyük kamuoyu desteğine rağmen aslında ortaya çıkan manzara basit ve hayret verecek derecede küçük kalmıştı. Dağ fare doğurmuştu. 3 Kasım’da ortaya çıkan fotoğraf çok işe yaramıştı, ancak bu devlet içine çöreklenmiş çetelerin ortaya çıkartılması değildi. Bu hükmü verebilmemizde, yaklaşık 10 yıl sonra başlayan Ergenekon davası ve benzeri davaların etkisi var elbette.

90’da Bahriye Üçok gibi pek çok laik aydının ve ismi kamuoyuna pek yansımayan askerin öldürülmesiyle başlayan, 93’te Uğur Mumcu suikastıyla bambaşka bir şeye evrilen ‘karanlık yıllar’da neler yaşanmamıştı ki? Eşref Bitlis suikastı, Turgut Özal’ın ani ölümü, Madımak ve Başbağlar katliamları, 33 Er olayı ve peşi sıra gelen binlerce faili meçhul (Bahtiyar Aydın, Cem Ersever), Güneydoğu’da halkın gözü önünde ensesinden vurularak öldürülen milletvekilleri, Meclis’ten yaka paça götürülen DEP’liler, binlerce köyün boşaltılması, terör örgütüne maddi destek verdiği iddia edilen iş adamlarının infazları... Yeni Şafak Ankara Temsilcisi ve Gladio kitabının yazarı Abdülkadir Selvi, Başbakan Tansu Çiller’in o dönemde PKK korkusuyla bloke edildiğini söylüyor: “Hatırlarsınız Çiller başbakan olur olmaz Şırnak ve Cizre’ye 3-4 gün devlet giremedi. Şırnak, Cizre düştü ve orada Çiller’i test ettiler. Çiller de ‘terör sorununu çözün ama hangi yöntemle çözerseniz çözün’ dedi. Emniyeti Mehmet Ağar’a, askeri Doğan Güreş’e teslim etti. Türkiye bir cehenneme döndü.”

İşte Susurluk, böyle bir dönemi, yani 92 ile 96 arasındaki karanlık süreci aydınlatacak, böylece yasa dışına çıkan ve hukukun üstünde tepinenlerin sonu olacaktı. Hasan Celal Güzel’in dediği gibi fatura, ‘bir çevik kuvvet’ mesabesinde birkaç polis şefinin ve polisin üstünde kaldı. Susurluk’ta bazı çeteler tasfiye olurken, daha güçlü yapılar ve çeteler varlığını korudu. Üstelik bu, Susurluk’ta tasfiye olanların üzerinden yapıldı.

Peki, 93 konseptinin ana sahibi ve yüklenicisi asker niçin kamuoyu gündemine hiç gelmedi? 1997’de Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu’na çağrılan iki komutandan biri, ‘Siz de kim oluyorsunuz!’ resti çekebilmiş, diğeri de ‘çağrıyı’ geri çektirtebilecek kadar kudretli olduğunu eşe dosta göstermişti. Susurluk Komisyonu’na gönüllü olarak konuşmak isteyen eski bakan Ziya Halis ve eski milletvekili Mahmut Alınak, zaman darlığı bahane gösterilerek dinlenmediği gibi, esas konu olan Güneydoğu meselesine girilmemişti bile. Binlerce ölüm vakası ve sistematik bir devlet politikasından söz edilirken, polisiye roman kıvamında verilen istihbarat örgüt elamanlarının savaşlarını ve topu topu 5-10 cinayet üzerinden derin devlet-mafya-siyaset ilişkisini tartışmış ve bütün resmin de bu olduğuna inanmıştık. ‘Susurluk Prensleri’ adlı kitabı Milliyet Yayınları’ndan çıkan, o dönem Zaman gazetesi muhabiri olan Faruk Mercan, Alaaddin Çakıcı’nın “Refah-Yol hükümetini ben düşürdüm.” dediğini ve ilk başlarda bunun üzerinde hiç düşünmediğini anımsıyor: “Sonradan anlaşıldı ki Çakıcı’ya devletin içindeki birileri -ki yanındakilere bakarsanız Yavuz Ataç gibi kişiler var- ona telkin etti ve 20 kadar milletvekili Alaaddin Çakıcı’nın telefonuyla istifa etti DYP’den.”

Bu, çetelerin çökertildiğinin söylendiği bir anda oluyor. Faruk Mercan’ın Susurluk meselesinin ne olduğu ile ilgili bir itirafı daha var: “Aslında meselenin küçük parçası olan şeyi biz büyük fotoğrafın kendisi zannetmiştik. Müthiş bir manipülasyon vardı. En az etkilenmemize rağmen biz de bundan etkilendik.”

Temel soru şu: Susurluk birçok şeyi açığa çıkartırken aslında neyi örtmüş ya da karartmış oldu? Bir karanlık taraf deşifre olurken hangi karanlık tarafın itibarı ve devlet içindeki gücü arttı? Nispeten aydınlanan küçük resme odaklanan kamuoyu, karanlık büyük resmi nasıl olmuştu da mesele etmemiş, kaçırmıştı? Abdülkadir Selvi, “Geriye dönüp baktığımda bir şeyler aydınlanıyor umudu taşırken, asıl büyük yapının üstünü örtmek için birilerinin tasfiye edildiğini anlıyoruz.” diyor.

Bu dosya, Susurluk gerçeğini inkâr etmiyor. Devlet-mafya-siyaset ilişkisinin deşifresi fırsatı yakalanmış ve gerçek bir aydınlanma mümkün olabilecekken; ortaya çıkanlar üzerinden asıl kirliliğin üzerinin nasıl örtüldüğü, büyük resmin nasıl saklandığı gerçeği ile ilgileniyor. Masum bir şekilde başlayan ‘sürekli aydınlık için bir dakika karanlık’ hareketinin tam tersi sonuçla bitmesini, sürekli karanlığa hizmet eder hâle gelmesini konu ediyor.

Bir haber dosyası için gittiğimiz Beşiktaş Adliyesi’nde, Ağır Ceza Savcısı’nın odasındaki Salih Memecan karikatürü dikkatimizi çekmişti. Adaletin sembolü olan gözü bağlı kadın yargıç figürü, her seferinde dikenli tellerle çevrili askerî alana kadar gidiyor ve geri dönüyordu. ‘Niye bunu astınız?’ sorusuna tecrübeli savcının cevabı netti: “Sınırlarımın ne olduğunu unutmamak için...” Üç yıl önce aramızda geçen bu diyalog, bir yaşanmışlığın eseriydi şüphesiz. Savcı, içlerinde Veli Küçük’ün de olduğu askerî erkânın hiçbir zaman çağrılarına cevap vermediğini söylemişti.

Peki, Susurluk rüzgârı niçin askerlere dokunamamıştı? Tansu Çiller’in danışmanı Şükrü Karaca için bunun açıklaması net: “O günkü konuşan Türkiye dediğimiz şey, askerin müttefikiydi. Kimse ‘Asker bu işin neredesinde?’ sorusunu sormadı.”

Susurluk’ta ortaya çıkan duyarlılığın büyük bir mühendislikle Erbakan hükümetine yönelmesini sağlayanlar, 28 Şubatçılardı, günün tek kamuoyu yapıcılarıydı ve emekli Askerî Hâkim Faik Tarımcıoğlu’na göre ellerinde ‘irtica, şehit, laiklik’ gibi müthiş demogojik güçleri vardı. Her darbe döneminde olduğu gibi ilk önce el konulan yerler, büyük gazetelerin kaptan köşkleri oldu. Kışladan gelen telefonla ‘Sivil kuvvetler göreve” gibi manşetler atılıyor, yayın yönetmenleri emir komuta zinciri içinde en yakın arkadaşlarını bile ‘andıç’lamaktan kaçınmıyorlardı. Kamuoyunu şekillendirme gücünü elinde bulunduran Susurluk’u da şekillendirdi, tasfiyeyi de o yaptı.

Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu raporunu bitirir ancak komisyon üyesi Fikri Sağlar uzunca bir şerh düşer bu rapora. Şerh düşmesinin en önemli sebeplerinden biri de JİTEM ve asker meselesinin göz ardı edilmesi ve mali kaynakların ortaya konulmamış olmasıdır. “JİTEM resmen yoktur deniyor ama JİTEM adında bir örgüt kurulmuş ve bunun istihbaratla sınırlı kalmayıp uygulama ve infaz yaptığı anlaşılmıştır.” cümlesi, o şerhten alınma. Sağlar, o dönem hukuk dışı yöntemlerle sorunları çözen devlet anlayışından çıkılması gerektiği hususunda TSK’nın ve başka bazı kurumların ciddi alınganlık gösterdiğini söylüyor: “Komisyona gelmediler, ‘JİTEM yoktur’ dediler. Susurluk’ta biz polis tarafını daha çok gördük ama asker tarafını göremedik. Ama şimdi Ergenekon’da biraz daha askerî tarafı ortaya çıkıyor.”

Emekli Askerî Hâkim Faik Tarımcıoğlu’na göre bir ‘kaza’ anında duvara toslamak nasıl kaçınılmazsa, Susurluk ve 28 Şubat’ta olup bitenlerin, resmî ideolojik rejimin bekçiliğine soyunan, brifinglerine koşa koşa giden yargı ile çözülmesi imkânsız gibidir: “28 Şubat’ta yapılanlar yüzde yüz mizansendi. Ali Kalkancılar, Fadime Şahinler… Bu mizansene yargı kandı.”

Susurluk’ta bir şeylerin örtüldüğü muhakkaktı. Susurluk Prensleri kitabının yazarı Faruk Mercan’a göre eğer o gün gerçek bir soruşturma olsaydı 2003 ve 2004’teki Sarıkız ve Ayışığı gibi darbe girişimleri olmayacağı gibi sonraki yıllardaki komuta kademesi farklı şekillenecekti: “Susurluk’ta niye asker çıkmadı? Çıkamazdı. Birincisi o zamanki askerî komuta kademesi yani İsmail Hakkı Karadayı, Teoman Koman, Hüseyin Kıvrıkoğlu gibi kimseler buna kesin olarak izin vermezdi. Susurluk’tan dolayı değil bir albayın, bir teğmenin bile yargı önüne çıkmasına izin vermezlerdi. İkincisi, Türkiye’nin yargı mekanizması buna uygun değildi. Bu işlerin üstüne cesaretle gidebilecek savcılık mekanizması yoktu. Üçüncü olarak siyaset de güçlü değildi. AK Parti bile iktidarının ilk dört senesinde bu işlerin üstüne gitmedi. Daha sonra Erdoğan ve Gül, Hasan Cemal’e verdikleri mülakatta Sarıkız ve Ayışığı’ndan haberleri olduğunu söylediler. Bir süre uzlaşma ile hırpalamadan götürebilir miyiz diye baktılar.”

Mercan, komuta kademesinin tavrı kadar onların kökenine işaret ediyor: “Silahlı kuvvetlerin tarihine bakarsanız 1997-98’de iş başına gelen komutanlar 27 Mayıs darbesinde harp okulu öğrencisi. Bir kısmı Menderes’in odasının kapısında nöbet tutmuş. Bir kısmı Yassıada’da fiilen görev almış.”

Türkiye’de bir gelenek hâline gelen siyasete müdahalenin nasıl işlediğini 2000’li yıllarda açılan Ergenekon davaları daha net gösterdi. Silahlı kuvvetlerin baskınlığına rağmen bu yapı, sivil unsurları ve çeteleri maharetle kullanmakta ve ülke siyasetini belirleme gücünü elinde tutmaktaydı. Susurluk tartışmalarının olduğu bir zamanda derin yapının mahiyeti ve işleyiş tarzı hakkında bu kadar bilgiye sahip değildik. Nitekim Susurluk tartışmalarının gölgesinde Türkiye’de postmodern bir darbe gerçekleşmiş; gazete yayın yönetmeni, çete reisi, iş adamı ve sendika lideri de katkısını eksik etmemişti.

Bir ‘kaza’ ile ortaya çıkan fırsat, büyük kamuoyu desteğine rağmen aydınlanmadığı gibi, bir askerî müdahale de gerçekleşmiş oldu. Susurluk davası hâkimi Sedat Karagül, yıllar sonra “Devletin hiçbir kurumu o gün belge göndermedi. Yargılanan kişileri hapse götürecek delillerden mahrumduk. Ama kamuoyu baskısı vardı ceza verilmesi konusunda.” diyecekti bize. Nitekim Karagül’ün görev yeri değiştirilmiş ve yeni atanan hâkimle birlikte üç-beş kişiye sembolik cezalar verilmiş, Susurluk meselesi neredeyse kimselere dokunmadan kapanmıştı. Karaca’nın dediği gibi devlet töhmet altında kalmış kalmasına ama geriye belge bırakmamıştı. Manipülasyonla birlikte bilgi ve belge kıtlığı had safhadaydı. Mercan anlatıyor: “Bu gibi konularda bilgi almak kolay değil. Savcılar bile bilgiye ulaşamıyordu biliyor musunuz? Hatta o zaman bize bir belge gelmişti. Başsavcı rica etti bu belgeyi bize verebilir misiniz diye. Ben belgeyi o zaman soruşturmayı yapan Aykut Cengiz Engin’e verdiğimi hatırlıyorum.”

Susurluk çetesinde parmakların gösterdiği İbrahim Şahin ve Sedat Bucak ilerleyen tarihlerde ‘hafıza kaybı’ şikâyeti yaşarlar. Abdülkadir Selvi, omerta (mafyanın suskunluk anlaşması) yasasına riayet ettiklerini söylüyor. “Susmak onların hayat sigortası. Konuşmuyorlar, çünkü o ilişki ağları devam ediyor. O ilişkilerini bazen uyumaya alıyorlar, bazen canlandırıyorlar.”  

Susurluk ve 28 Şubat, Türkiye’de ‘devlet’ kavramının geniş halk kesimlerince sorgulanmasına yol açtı. Ancak o gün baskın olan devletçi refleksin emniyetçi ve asker fark etmeksizin bir koruma içgüdüsüne dönüştüğü bir gerçek. Faruk Mercan, o dönemde Mehmet Eymür’ü de Hanefi Avcı’yı da yakından tanıdığını ve her ikisinin de aslında kendi cephesinden meseleyi tartıştığını bugün daha net görebildiğini söylüyor. Avcı ile ilgili de bir tespiti var: “Hanefi Avcı’da da çok kuvvetli devletçi bir refleks vardı. Mesela devlete zarar vereceğini düşündüğü hiçbir konuda açıklama yapmadı aslında. Yaptığı hiçbir açıklamadan bir soruşturmaya konu olacak bir şey çıkmadı.” O dönemle ilgili Hüseyin Kocadağ’ın mevzu etmeden sadece Abdullah Çatlı’nın konu edildiğini, ülkücü kökenli olan bir kişinin pekâlâ sol örgütlerle irtibatlı olabileceğinin de o günlerde pek düşünülemediğini ifade ediyor.

Devlet, nereden baktığınıza bağlı olarak, çetelerle ilgili tutumunuzda faklılaşabiliyor. Fikri Sağlar, Kutlu Savaş’ın raporundaki devletçi vurguya dikkat çekiyor. Raporda, devlete biat etmeyen kişilerin güvenlik güçlerince öldürülebileceği, bunun devlet politikası olabileceği belirtilmektedir. Yani Kutlu Savaş, devletin siyasetini sorgulamamaktadır. Sağlar, dönemin başbakanı Mesut Yılmaz’ın da, kendi sorusu üzerine bir TV programında verdiği cevaptan, 90’lardaki ‘devlet konsepti’ siyasetine pekâlâ onay verebileceğini gördüğünü aktarıyor. Yani, bir tehdit karşısında devlet kendini koruyacaktır ve bu kamuoyuna açıklanmak durumunda değildir.

Görünen, o dönem Susurluk konusuyla ilgili en ciddi çalışmayı Meclis’te kurulan Susurluk Araştırma Komisyonu yaptı. Ancak bu kolay olmadığı gibi pek çok çalışma tamamlanamadı.  Pek çoklarına göre, o komisyonda masanın üstündekilere değil, sümenaltı edilen ve çöpe atılan evraka bakmak gerekir gerçeğe ulaşabilmek için. Sağlar, bir kaza sonucu ölen Başbakanlık görevlisi ve komisyon raportörü Akman Akyürek’in kimliğinin ortaya çıkmasına kadar kendilerinin kontrol edilmediğini düşünüyormuş: “Zaten komisyonda biri varmış. Komisyona gelen bilgiler onun elinden geçtiği için, gelen hangi belgeyi görmedik, hangi belgeyi faklı gördük bunları bilmiyorum.”

Abdülkadir Selvi, o dönem HBB’nin haber müdürüdür ve komisyonu yakından izler: “Bazıları Meclis’te Susurluk Komisyonu üyeliği yapıyordu ama görevleri, bugün daha iyi anlıyoruz ki, devlet içindeki Ergenekon yapılanmasını korumak ve işi sadece birkaç polisin üstüne yıkmaktı. Bunu da ustaca yönlendiriyorlardı. Bu işi çok iyi bildikleri için, ilk kez komisyon vasıtasıyla çetelerle, mafyayla, devlet içindeki yapılanmayla karşılaşan milletvekillerine göre ustaca yönlendirme işlemi yapıyorlardı.”

Selvi, Susurluk kazası sonrası ışık kapatma eylemine de katılır. “Demokrat bir kültürden geliyordum ve hâliyle çetelere de karşıydım. Ben de evimde ışıkları yanıp söndürüyordum.” diyor. Bir süre sonra çetelere karşı girişilen mücadelenin, siyasi iktidarı cuntalar yoluyla tasfiye etme amacına dönüştüğünü anlar. “Bugün de Susurluk’taki yapılanmaya karşıyım. Ama Susurluk’ta ortaya çıkan bu duyarlılığı, daha büyük yapılanmaların hizmetine  soktular. O zaman koptuk…” Selvi, Susurluk sürecinde Emniyet’in pasifize edildiğini, istihbaratının dağıtıldığını ve hükümetin bir cunta yapılanmasıyla mücadele edecek enstrümandan yoksun bırakıldığını da söylüyor.

Faruk Mercan, konunun farklı bir yüzüne işaret ediyor. 28 Şubat’ta Refah-Yol hükümeti irtica tehdidi bahane edilerek yıkılır. Yıldırım Aktuna gibi bu süreçte rol alan kişiler, “Bize denildi ki irtica. Sonra baktık ki irtica bunun bahanesiymiş. Asıl olan hükümetin gitmesiymiş. Bizi kandırdılar.” diyeceklerdir. Hatta bunu dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya da söyler Aktuna. “O dönem irtica dendi ama sonraki dönemlerimdeki değerlendirmeme göre, Refah-Yol hükümetinin gitmesinde en önemli sebeplerden biri, Meclis’te kurulan Susurluk Komisyonu oldu. Komisyondaki uyum ve çalışmayla birçok şeyin üstüne gidilebilirdi. Nitekim koalisyon hükümeti yıkıldı, ondan sonra çok bir şey olmadı. Mesut Yılmaz, ‘Bu işi çözmeyen namerttir’ dedi. Kutlu Savaş bir rapor hazırladı. Onun dışında bir şey olmadı.” diyor Faruk Mercan.

Son kitabı Çelik Çekirdek’te Osmanlı’dan günümüze ‘derin devlet’ meselesini yazan Şamil Tayyar’ın Susurluk tespiti de şu: “Susurluk ile, 12 Eylül’ün devlet içindeki ülkücü-milliyetçi kökleri koparılmaya çalışılırken, Kemalist, laik ve mezhebi unsurların önü açıldı, kırmızı kitap yeniden yazıldı ve parçalı milli görüş iktidarını devirme planının parçası haline getirildi.”

Abdülkadir Selvi ve Fikri Sağlar, Susurluk kazasının kesinlikle bir suikast olduğunu düşünüyor. Şükrü Karaca ve Faik Tarımcıoğlu, Susurluk’un, Türk kamuoyunun tüm algılarıyla oynanmış, iyi yönetilmiş bir mühendislik harikası olduğunu düşünüyor. Faruk Mercan, her iki gruba da katılıyor. “Kuşadası, İzmir ve Susurluk’ta kimlerle görüştü bu ekip? Bu turistik bir gezi değildi ki. İzmir’e gittiler, Prenses Otel’de kimle görüştüler? Bu bir fırsat olabilirdi. Bence devletin içindeki güçler kazanın ilk anından itibaren örtme operasyonuna başladılar.” diyor Mercan.  Aslında neler oldu ve Susurluk’ta kim mahkûm oldu? Kazanın 14. yıldönümünde bir daha düşünmeye ne dersiniz?

 

Abdülkadir Selvi*:Işığa sevindik ama tren üzerimize geliyordu

 

Susurluk’ta, devletin yetkisini ve silahını kirli işlerde kullanan çeteleri gördük. Heyecanlandık. Çünkü bir darbeler tarihine sahiptik ve geçmişte birçok siyasi cinayetleri, büyük toplumsal olayları ve faili meçhulleri anlamakta zorlanıyorduk. O nedenle Susurluk bize bir anlamda kılavuz oldu. Ancak geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki bir Susurluk vardı, bir de Susurluk’un yönetilme süreci... Susurluk’ta ortaya çıkan yapı daha sonra daha güçlü üst yapılar tarafından devlet içerisinde bazı birimlerin tasfiyesi için ve bazı büyük yapılanmaların üzerine şal örtmek için kullanıldı. Susurluk’ta büyük ölçüde aktif olan jandarma istihbarat, kazada ortaya çıkan ilişkilerden de yararlanarak emniyet istihbaratı tasfiye etti. Sadece emniyet istihbaratı tasfiye olmadı, özellikle Tansu Çiller’in devlet içindeki eli kolu kesildi, hükümetin postmodern darbeye karşı direnci kırıldı. Susurluk’ta sadece küçük bir birim, o da daha çok ülkücülerle işbirliği yapan kesim tasfiye edilirken bugün Ergenekon penceresinden baktığımızda asıl büyük yapılanmanın, yani MİT’in, askerin ve Ergenekon’un diğer unsurlarının içinde olduğu, asıl köklü yapılanma kamufle edildi, korundu ve güçlendirildi. Kısacası Susurluk’ta tünelin ucundaki ışığı aydınlığa ulaştık diye görürken baktık ki üzerimize tren geliyor.

(*) İçimizdeki Gladio ile Yüzleşmek’in yazarı

 

Fikri Sağlar*: Fotoğrafı görüyordum ama ismini yazamıyordum!

 

 Ergenekon davasını, Susurluk’ta yarım kalan işin devamı olarak görüyorum. Susurluk bazılarına göre PKK terörüne karşı oluşturulmuş gayrimeşru güçlerden oluşan ama çeteleşen bir yapı. Oysa bence devletin 1952’den itibaren içinde var olan nüvesinin harekete geçmesidir. Değişik tarihlerde devletin âli menfaatleri adına oluşturulmuş, kullanılmış, meşru güçlerin yanında gayrimeşru güçlerle tetikleri çeken, o operasyonları düzenlerken devlet sanki işin dışındaymış gibi duran ama işin doğrudan içinde olduğu, her türlü olanağı, altyapıyı, araç gereci servis etme gücüne sahip bir yapı bu. Kontrgerilla denilen bu yapı komünizm tehdidine karşı oluşturulmuş ama daha sonra iç müdahaleye de uygun konsept hâline dönüştürülmüştür. Bu yapıyı darbe öncesi dönemlerde izlemek mümkün. Savcı Doğan Öz’ün 1978’de anarşi faaliyetlerinin kontrgerilla tarafından yürütüldüğünü ortaya koyan raporu var. Doğan Öz, Ecevit’e sunduğu o rapor sonrasında öldürüldü.

 Türkiye’nin içinde siyasi yönetimlerin elini kolunu bağlayan ciddi bir bürokrasinin olduğunu ve asker-bürokrat yapının aslında devleti ve ülkeyi yönettiğini açıkça görebiliyoruz. Bugün Türkiye’deki en büyük kavga egemenlik kavgasıdır. Egemenlik, Meclis’te yazdığı gibi kayıtsız şartsız milletin midir, yoksa bürokrasinin midir? Bu kavga hâlâ devam ediyor. Egemenliğin halkın elinden başka güçlerin eline geçebilmesi doğrultusunda bir sürü şey üretiliyor, onlardan biri de Kürt sorunu. Hem de çok tehlikeli, silahlı, kanlı, toplumsal barışın temeline dinamit koyan bir sorun. Bunu çözmediğiniz müddetçe egemenliği halkın elinde tutamazsınız. Birileri sizin adınıza halka diyecektir ki ‘Bak kan akıyor, silah var, şiddet var. Ben senin adına egemenliği kullanıyorum.’ Böylece kendi mutlak egemenliğini sürdürecektir.

 27 Mayıs’ta başbakan ve bakanlar asılmıştır. 1988’de Meclis’in 3’te 2’sine sahip bir partinin lideri ve Başbakan Turgut Özal’a yönelik suikast iyi araştırılsaydı belki Susurluk’a giden süreci yaşamayacaktık. Veya Susurluk’u çok çabuk çözecektik. Susurluk çözülmüş olsaydı Ergenekon’a gidilmeyecekti.

 4 aylık Meclis araştırmasında bu kadarı çıktı. Kime karşı mücadele ediyorsunuz? Korkunç, gizli, her türlü olanak elinde bulunan, gücü kendinde gören bir yapıyı araştırıyorsunuz. Ama bunu, halkın desteğini alan ama kendi partilerinin desteğini alamayan 8-9 kişi yapıyorsunuz. Başbakan ‘faso fiso’ diyor, diğer yandan devletin bütün arşivi size kapalı. Bu kadar bile bir şey çıkmasına seviniyorum. ‘Ne buldunuz?’ dediklerinde ‘Biz size bir fotoğraf koyduk, alın altına isimleri yazın’ diyordum. Fotoğrafı görüyor ama ismini yazamıyorum. Şimdi isimler yavaş yavaş çıkıyor.

 Ben Susurluk olayı ile ilgili olarak dönemin yetkilileri Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Doğan Güreş ve İsmail Karadayı gibi isimler ile onların altlarının bu konuda bilgi sahibi olduğunu defalarca söyledim. Bunlar bu işi biliyor. Bence bu işin en önemli bilgi sahiplerinden biri de Mehmet Ağar. Di Pietro gibi herkesin inandığı bir savcının bu iş için görevlendirilmesi gerekiyor.

(*) Susurluk Araştırma Komisyonu Üyesi

 

Faruk Mercan*: İçinizdeki biri ölebilir!

 

1980 sonrası 87-88-89’dan itibaren Teoman Koman, MİT müsteşarı olarak görev aldı. Bildiğim kadarıyla o dönem Turgut Özal, Koman’a “Emekli ol, MİT’te sana bu görevi verelim.” teklifinde bulunmuş. Artık nasıl prezante ettilerse... Daha sonraki yıllarda cumhurbaşkanı olduktan sonra Otluk Koyu’ndaki Cumhurbaşkanlığı tesisinde kendisini ziyaret eden akademisyen ve milletvekillerine en büyük hatalarından birinin Teoman Koman olduğunu söylediğini biliyorum. “Beni aldattılar!” demiş. Nitekim Koman’ın MİT müsteşarı ve jandarma genel komutanı olduğu dönemler de bu tartışmaların yoğun olduğu, faili meçhul olaylarda bir ilerleme sağlanamadığı yıllar. Koman, 90’da bir grup gazeteciyle bir araya geldi, “Faili meçhuller olacak, hatta içinizden biri hedefte olabilir.” dedi. Uğur Mumcu da vardı orada. İyi de oradakilerden birinin hedefte olduğunu biliyorsunuz, nasıl önlem almazsınız?

Susurluk’ta, Türk toplumu ve gazeteciler ilk kez böyle bir şey olduğu için gözlerimiz kamaştı ve “Resmin çok küçük bir kısmıyla karşı karşıyayız. İşte Türkiye’de derin devlet dediğimiz mesele bu ve bu işin sonunu getireceğiz.” dedik. Kaza anından itibaren örtme faaliyeti de başladı. Susurluk kazası aslında bir fırsattı. İtalya’daki Temiz Eller Operasyonu da bir olayla başladı. İtalyan Savcı Casson, bir patlamadan hareketle bütün olayları soruşturdu. Türkiye’de bu da olabilirdi. Susurluk’ta bir kaza meydana geldi, o kazada çok güçlü işaretler vardı. Susurluk kazasında ne vardı? Kayıt dışı silahlar… Peki, ne oldu? Hiçbir şey çıkmadı. O silahlar İsrail’den nasıl geldi, niye geldi? İşte Batman Valisi yargılandı sanıyorum, beraat etti sonra. O silahlar üzerinden gidilseydi bir şeyler olurdu. İkincisi, arabada Abdullah Çatlı ile birlikte Hüseyin Kocadağ var. Diyelim ki Mehmet Ağar o belgeyi kendisine verdi, peki İstanbul Emniyeti’nin önemli ismi Hüseyin Kocadağ’ın orada ne işi var? Sedat Bucak var.  Ve bu ekip gittiği yerlerde kimlerle görüştü?

(*) Susurluk Prensleri kitabının yazarı

 

 
E-bülten Üyelik
ZAMAN
NEWS FROM TODAYS ZAMAN
  1. louboutin homme
  2. jordan retro
  3. portefeuille louis vuitton
  4. jordan blanche
  5. chaussures louboutin